Gezi Yazısı Örnekleri

Gezi Yazısı Örnekleri konumuzda gezi yazısı ile ilgili detaylı bilgiler paylaşacağız.Gezi yazısı örnekleri de konumuzun içinde yer alacak.

Gezi Yazısı Nedir

Gezilip görülen, dolaşılan yerlerin,gözlemleyen kişinin gördüğü yerlerin özelliklerini, detaylı olarak yazmasıdır. Burada püf nokta yazan kişi ne gördüyse yazısına onu aktarmalıdır.Yani hayal edilen yada kendisine ait bir fikiri katmaz. Gördüğü neyse onu aktarır.

Geçmişteki gezginlerin seyahatnameleri bu türe örnektir.En ünlü örneği Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme adlı eseri diyebiliriz.

Yukarıda anlattıklarımızdan yola çıkarsak gezi yazısının özellikleri neler olmalı anlarız.Maddeler halinde gezi yazısı özellikleri nelerdir inceleyelim.

Gezi Yazısının Özellikleri Nelerdir?

1- Tamamen gerçektir. Anlatımlarda hayal gücüne yer yoktur.Ne görüldüyse o aynen yazılır.
2- Gezilen yerlere ait betimleyici anlatımdan yararlanılır. Gözleme dayanır.
3- Gezi yazısı gezilen yerlerin güzellikleri hakkında duygu ve düşünceler ifade edebilir.

Gezi yazısı örneği olarak Reşat Nuri Güntekin Anadolu Notlarından gezi yazısı örneği paylaşacağım. Kaynak olarak gösterebileceğim en güzel örneklerden biri.

Reşat Nuri Güntekin Anadolu Notları kitabını okumanızı tavsiye ederim. Kitap birçok kısa notlardan oluşuyor ve bir çok olay yer alıyor. Kitap kısaca Anadolu’nun güzelliklerini, yöre halkının yaşam tarzlarını anlatmakta. Ayrıca iki kitaptan oluşmakta. Sürükleyici anlatımı ile severek okuyabilirsiniz.

Üsküdar Gezilecek Yerler

Gezi Yazısı Örnekleri

Reşat Nuri Güntekin Anadolu Notları

Anadolu notları arasına bugün dumanı üstünde bir Rumeli notu sıkıştırıyorum.
Trenle Çatalca’ya şöyle bir gidiş, geliş… İstanbul sonbaharı için bundan daha hoş bir gezinti olur mu? Arkamda ipincecik bir elbise, ayağımda bir yazlık iskarpin…

Yalnız geceye doğru belki hava serinler diye koluma hafif bir pardösü alıyorum. Ben, daha köşe başını dönerken hafif bir yağmur çiselemeğe başlıyor. Ziyanı yok. Yaz yağmuru ne kadar sürer…

Kompartımanda yalnızım. Tren Kumkapı’ya yaklaşırken pencereden hafif bir serinlik geliyor. İhtiyaten pencereyi kapıyorum. Fakat serinlik kesilmiyor. Etrafıma bakınarak bir delik deşik arıyorum. Bulamayınca pardösüyü sırtıma alıyorum. Bakırköy’ünü geçtikten sonra o da beni ısıtmamağa başlıyor. Bu defa, gene etrafıma, pencere ve kapı aralıklarına bakıyorum. Nihayet iskarpinlerim gözüme ilişiyor: Sokakta ben farkında olmadan altları ıslanmış; su, yavaş yavaş çoraplara yürümüş…

Florya’dan sonra artık ayaktayım. Çünkü gittikçe artan anlaşılmaz soğuğa karşı vagonun içinde dolaşmaktan başka çare yok. Hava, duman ve yağmur içinde. Görünürlerde ağaç ve yeşillik olmadığı için etraf birdenbire bir kara kış rengi bağlamış. İki buçuk saat Sonra Çatalca. Trene yazın binmiş, kışın iniyor gibiyim, Üç, beş yolcu seller içinde istasyona doğru koşuyoruz Bir dakika içinde iskarpinlerim çamur, pardösüm su içinde kalıyor. Baskın o kadar ani ki yaz sıcağı bekleme odasından çıkmağa daha vakit bulamamış. Şimdiden soba yanmasına imkân olmadığı halde adeta şüphe ile sobayı yokluyorum.

– Arkadaş, Çatalca nerede?
– Ta şu karşı tepelerin ardında,
– Arabalar, otomobiller nerede durur?
– Karşıda durur amma, bugün yok…

Yol fena olduğu için otomobiller yalnız güzel havalarda işler­ler.

– Ben, şimdi ne yapacağım?
– Şimdi de bir tane var.

Tren yolunun karşı tarafında adamın gösterdiği yere bakıyorum. Üstü açık birtakım çardaklar ara­sında bir otomobil görüyorum. Meğer ben, alık alık etrafıma bakınıp bekleme odasında sobayı muayene ederken öteki yolcular Oraya koşmuşlar. Ben, soluk soluğa yetiştiğim zaman araba dolduktan başka birkaç kişiyi, yerde açıkta kalmış bu­luyorum.

Şoför: – Ben artık gelemem yollar çok fena; diye nazlanıyor, kalanlar: “Yapma Allah aşkına… İstasyon binasında bir de iki çocuklu kadın kaldı”, diye yalvarıyorlar Nihayet, şoför tekrar döneceğine söz veriyor ve gidiyor. Yolculardan bir, ikisi tekrar istasyon binasına dönüyorlar. Ben, bu sefer de atlarım korkusu ve yağmur altında beklemek bir nevi kıdem hakkı kazandım ümidiyle ondan ayrılmıyorum. Çardaklardan biri kır kahvesi…

Üstünde ağaç dalları ve tek tük yapraklar var. Kahve ocağının bulunduğu yerin üstü ve etrafı nispeten daha muhafazalı…

Fakat nihayet tramvay sahanlığı genişliğinde bir yerde kahveci, kahvecinin bir alay hırdavatı ve iki müşterisi barınıyor. Ben, yanaşmağa cesaret gidemeyerek uzaktan hasetle bakıyorum. Onlar, bu hissimi anlamışlar gibi: “Siz de buyurun, ıslanmayın” diyorlar. Müşteriler benden beter giyinmiş iki genç. Birisi tepemizdeki otların arasından akan yağmuru gös­tererek: “Hâşâ huzurdan çıplak biri zemheride balık ağının içine girmiş, Allah dışarıda kalanlara imdat eylesin, demiş…

Bizim*vaziyetimiz de ondan farklı değil amma gene Allah şu kahveciden razı olsun” diyor. Dert arkadaşlığı başka şey. Çabucak ahbap oluyoruz, birbirimize kahveler ısmarlıyoruz. Kahveci izahat veriyor:

— Hava bugün Çorlu panayırını berbat etti, Panayır haftaya burada kurulacak. Bu çardakları onun için hazırlıyorlar. Hemen Allah fakir fıkaraya acısın da hava böyle gitmesin…

Kahveci insaniyetli adam. Şoförün “gelemem” diye nazlanmasının yol bozukluğundan ziyade ni­yet bozukluğundan ileri geldiğini, yani bizden fazla para çekmek için bu ağzı kullandığını söylüyor ve böyle bir teklif karşısında sıkı dayanmamızı tavsiye ediyor.

Otomobilin durmasıyla istasyona giden yolcuların, yerden biter gibi birdenbire ortaya Çıkmaları ve otomobile atlamaları bir oldu.

Benim kıdem hakkı yandı; gene açıktayım Fakat biraz evvel kahvede tanıştığım gençlerden biri büyük bir nezaketle bana yerini verdi.

Oy: İstasyon kadının iki çocuğu ve bohçasıyla beraber daha yeni bekleme odasından çıktığı görülü­yordu Fakat görmemezlikten geldik. Hâlbuki biraz evvel şoföre geri dönmesi için yalvarırken kendimiz­den ziyade o biçareyi ileri sürmüştük. Evet, İstanbul’un burnunun dibindeki Çatalca’ya bu eski vilayet merkezinde istasyonla şehir arasın­da adamakıllı bir yol yok.

Yağışlı havalarda arabalar ortadan çekiliyor, halk, muhasarada kalıyor. Biz yağmurların ilk başladığı günde bu on dakikalık yolu adeta maceralarla geçtik.

Bir, iki kere devrile­cek gibi olduk; küçük bir dereye daldık, çıktık. Sonra bir tarladan iki, üç metre yüksekliğinde caddeye çıka­bilmek için, beygirle mânia atlama yarışı yapar gibi, dört yahut beş defa gerileyip ileri saldırdık. Her defasında tam tepeyi tutacağımız saniyede makine soluya, hırlıya duruyor, sonra geriliyor, şoför bizi kenardaki hendeğe dökmemek için türlü manevralar yapıyor.

Yolcular “aman oğlum, biz ine­lim bari” diyorlar. Şoför: “Araba ağır olursa daha iyi” diye cevap veriyor. Biz, beş yolcu, adeta safra vazifesi görüyoruz. Çatalca’da yemek ve gezinti: Yağmur aşçı dükkânının camından geçerek önümdeki masanın muşambasına damlıyor.

Hazır yemekleri. Gözüm kesmediği için ateşe bir dilim et koydurdum. Tavanları delip geçen yağmurun benim yazlık iskarpinleri ne şekle soktuğunu anlatmağa hacet yok.

Potinimin içine kat kat gazete kâğıtları yayarak etin pişmesini bekliyorum. Sonra, artık hiç bir yağmurdan pervam kalmayacak surette ıslan­mış olduğum için rastgele çarşıyı, sokakları dolaşıyorum.

Reşat Nuri Güntekin Anadolu Notları

Yorum Yaz